Homeostatik Denge ve Böbrek

0
7
görüntülenme
Homeostatik Denge ve Böbrek
Homeostatik Denge ve Böbrek

Hücre ve dokular, yaşamın ve vücut sistemlerinin sürekliliği için organik ve inorganik bileşenleri kullanır. Bu bileşenlerin besinler yoluyla yerine konması gerekir. Homeostatik dengenin sağlanması ve kararlı iç ortamın sürdürülebilmesi buna bağlıdır. İnsanlar normal şartlarda, solunum, terleme, bağırsak hareketleri ve deriden difüzyon ile yaklaşık bir litre su kaybeder. Deri yoluyla hissedilmeyen su kaybı, terlemeden bağımsız olarak gerçekleşir ve doğuştan ter bezleri olmayan kişilerde bile görülür. Deriden difüzyon yoluyla günlük ortalama sıvı kaybı 300-400 ml’dir. Solunum yoluyla hissedilmeyen su kaybı günlük 300 ile 400 ml arasında değişir. Soğuk havalarda atmosferin su buharı basıncı neredeyse sıfıra düştüğü için, hava sıcaklığı azaldıkça akciğerden su kaybı daha da artar. Böbrekler ise kan plazmasını filtre ederek vücudun ihtiyacına göre filtreleme işini istenen hızda gerçekleştirir ve kanı temizler.1 Sağlıklı yetişkin bir insanın yağsız vücut kitlesinin %65-70’ini su oluşturur. Vücut suyu, hücre içi ve hücre dışında bulunur. Vücut suyunun %35’i hücre dışında bulunur. Bu su kan plazmasında ve hücreler arasında olmak üzere ikiye ayrılır. Ortalama 70 kg ağırlığında bir kişide plazma hacmi, vücut ağırlığı başına 39 ml/ kg’dir ve toplam plazma hacmi 3 litre kadardır.

Günlük su ihtiyacını birçok etken belirler. Erişkinler, besinlerin kilokalorisi başına yaklaşık 1 ml suya ihtiyaç duyar, bebeklerin ihtiyacı ise 1,5 ml kadardır. Sıvı kaybı; aşırı terleme, kusma, ishal veya ağır yanıklar sonucunda oluşabilir. Sıvı fazlalığı ise, böbrek veya kalp yetmezliği gibi, su ve sodyumun normal atılımını etkileyen hastalıklarda gerçekleşir.

Dünyada bir milyar civarında hipertansiyon hastası vardır. 240 milyondan fazla insanda diyabet görülmektedir. Diyabetik insanların %40 kadarında kronik böbrek hastalığı (KBK) gelişir ve bu hastalarda kardiyovasküler hastalık riski de artar. Türkiye’de her altı kişiden birinde kronik böbrek hastalığının (KBH) olduğu belirtilmektedir. Türkiye Kronik Böbrek Hastalığı Yoğunluğunun Araştırması (CREDIT) çalışmasında KBH’nın kadınlarda (%18,4), erkeklere (%12,8) oranla daha fazla görüldüğü, yaşla birlikte riskin belirgin bir şekilde arttığı, kırsal kesimler, Marmara ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayanlarda KBH riskinin daha fazla olduğu bildirilmiştir. Beklenildiği üzere, yaşlanma ile KBH sıklığının giderek arttığı, 40 yaş altında %10’dan düşük olan yoğunluğun, 80 yaş üzerinde %50’nin üzerine çıktığı saptanmıştır. CREDIT çalışmasında KBH açısından risk oluşturan bu hastalıkla birlikte seyreden hastalıkların durumlarının sıklıkları da incelenmiştir. Hipertansiyon %32.7, Diyabetes mellitus %12.7, obezite %20.1, karın bölgesinde yağlanma %32.1, metabolik bozukluklar %3.3, dislipidemi (kandaki yağ bozukluğu hastalığı) %76.3 ve aktif sigara kullanımı %35.2 oranlarında saptanmıştır.

  Eşeysiz Üreme Nedir, Çeşitleri Nelerdir?

Böbrek yetmezliğinin tedavisinde ağırlıklı olarak üç yöntem öne çıkmaktadır. Bunlar hemodiyaliz, periton (karın) diyalizi, transplantasyondur (nakil).

Ülkemizde böbrek nakillerinin büyük bölümü canlı vericiden yapılmaktadır. Kadavradan böbrek nakli oranında son yıllarda azalma dikkati çekmektedir. Buna neden olan önemli faktörlerden birisi ülkemizde beyin ölümü bildirim sayısının ve bağış oranının yetersiz oluşudur. Örneğin, 2011 yılında ülkemizde toplam 1.319 beyin ölümü bildirimi yapılmış ve bunların sadece %25’inden organ bağış izni alınmıştır. Nüfusu 75 milyonu aşan ülkemizde beyin ölümü bildirim sayısı üzerinden bağış oranı, Batı ülkelerinin oldukça gerisindedir. Yapılan çalışmalar, diyaliz hastalarında ölüm oranlarının genel popülasyona göre 10-30 kat daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ölümlerin %50’den fazlası kardiyovasküler olaylara bağlı olarak gelişmektedir. Oysa böbrek transplantasyonu hastalara anlamlı olarak daha uzun ve daha kaliteli bir yaşam olanağı sunmaktadır. Böbrek nakli yapılan hastaların yaşam beklentisi, diyaliz hastalarından yaklaşık 3 kat daha fazladır. Ancak genel insan popülasyonuna göre daha düşüktür. TND’nin “2012 Yılı Böbrek Kayıt Sistemi” verilerine göre böbrek transplantasyonu hastalarında en önemli ölüm nedeni enfeksiyonlardır (%40,9), bunu kardiyovasküler hastalıklar izlemektedir.

Böbrek hastalıkları sağlık harcamaları içerisinde oransal olarak büyük yer kaplamaktadır. Böbrek işlevinin yitirilmesine sebep olan iki hastalığın (diyabet ve hipertansiyon) da tedavi masrafı giderek artmaktadır. Dünya çapında diyaliz ve transplantasyon için yapılan toplam masrafın önümüzdeki on yılda, 1 trilyon doları geçeceği öngörülmektedir. Ülkemizde Prof. Dr. Cengiz Utaş tarafından 2008 yılında yapılan analize göre hemodiyalizin hasta başına yıllık maliyeti 15 917 $, ilaçlar dahil 24 242 $; periton diyalizinin hasta başına yıllık maliyeti ise 15 143 $, ilaçlar dahil 18 418 $’dır. Buna göre, ülkemizde diyaliz tedavilerinin yıllık yaklaşık maliyeti 1,5 milyar dolardır. Buna hastaneye yatışlar, paket dışı tetkikler ve diğer ilaç kullanımları dahil edilirse maliyetin yükseleceği görülmektedir. Böbrek transplantasyonu ilk iki yıl diyalize eş değer bir maliyete sahip olmakla beraber, ikinci yıldan sonraki maliyeti yarıya düşürmektedir. Tedavi maliyetlerini azaltmanın bir diğer yolu periton diyalizinin teşvik edilmesidir. Utaş’ın yaptığı analiz, ülkemizde periton diyalizinin hasta başına yıllık maliyetinin, hemodiyalizden 5 800 dolar daha düşük olduğunu göstermiştir. Benzer bulgular, ABD başta olmak üzere diğer ülkelerde yapılan maliyet analizlerinde de saptanmıştır.4 Tüm bunların yanı sıra bilim insanları, böbreği taklit eden dünyanın ilk yapay böbreği olan bir mikroçip üretti. Cihaz, Vanderbilt Üniversitesi bilim insanları tarafından icat edildi. Nakledilebilinecek olan bu yapay böbrek, hastanın kalbi kullanılarak çalışan bir mikroçip filtresine ve canlı böbrek hücreleri gibi biyosentetik özelliklere sahiptir. Gerçek bir böbrek gibi tuz, su ve atık maddeleri temizleyerek diyaliz makinesine bağımlılığı ortadan kaldırmaktadır. Cihazı geliştiren ekibi yöneten Dr. William H. Fissell, mikroçiplerin silikon nanoteknoloji kullanılarak mikroelektronik endüstrisi tarafından bilgisayar için geliştirilen süreçlerin aynısını kullandığını belirtmiştir. Ayrıca, yapay böbreklerin her birinin üst üste 15 kat olan mikroçiplerden oluştuğunu, yapısındaki canlı hücrelerin bioreaktör görevi gördüğünü, böylece yapay böbrekte filtreleme işi gerçekleştiği zaman vücudun ihtiyaç duyduğu maddelerin emiliminin, atık maddelerin ise boşaltımının kolaylıkla yapıldığını belirtmiştir. Klinik testlerine yıl sonunda başlanması beklenen yapay böbrek başarılı olursa dünyada ve ülkemizdeki milyonlarca böbrek hastası için “yeterli böbrek bulunamaması” sorununu ortadan kaldıracak gibi görünüyor.5 Hayaller gerçek olabilir, bunun için çalışmak, sabır göstermek ve açık fikirli olmak gereklidir.

  Soyu Tükenmiş DNA Yeniden Canlanıyor
Paylaş

Bir Cevap Yazın